Oscar Yolunda İki Film: Hamnet ve Küçük Amélie Vizyonda

Beyoğlu Postası

“Olmak ya da olmamak…” Edebiyat tarihinin hafızalara kazınmış bu cümlesi, yüzyıllar sonra sinemada bambaşka bir yankı buluyor. Bu hafta vizyona giren iki Oscar adayı film, biri canlı aksiyon diğeri animasyon olmak üzere, kayıp, yas ve hatıralar etrafında örülen iki güçlü hikâye sunuyor: Sekiz dalda Oscar’a aday gösterilen Hamnet ve animasyon dalında aday olan Küçük Amélie.

Oscar ödüllü yönetmen Chloé Zhao, Maggie O’Farrell’in çok satan romanından uyarladığı Hamnet’te, William Shakespeare ile eşi Agnes Hathaway’in 11 yaşında hayatını kaybeden oğulları Hamnet’in ardından yaşadıkları tarifsiz acıyı merkezine alıyor. Zhao’nun anlatımı gösterişli dramatik anlardan bilinçli olarak uzak duruyor; film, sade, doğalcı ve sessiz bir dille yasın içten içe nasıl kemirdiğini gözler önüne seriyor.

Hikâye bizi 1580’lerin Stratford’una, Elizabeth dönemi İngiltere’sinin sert toplumsal yapısına götürüyor. Borçlarını ödemek için özel dersler veren Will ile doğayla iç içe yaşayan, sezgileri güçlü Agnes’in aşkı, üç çocuklu bir aileye dönüşüyor. Ancak veba, bu huzurlu hayatı paramparça ediyor. Film, kaybın ardından herkesin acıyla farklı biçimlerde yüzleşmesini anlatıyor: Agnes öfke ve suçlulukla savrulurken, Will içine kapanıyor ve Londra’daki tiyatro dünyasına sığınıyor.

Hamnet, olaylardan çok duygulara odaklanan bir film. Sessizlik, geniş kadrajlar ve loş ışık kullanımı, yasın ağırlığını seyirciye neredeyse fiziksel olarak hissettiriyor. Zaman çizgisi parçalanıyor; günler ve yıllar birbirine karışıyor. Agnes’in bedensel ve içgüdüsel kederi ile Will’in donup kalmış hâli arasındaki karşıtlık, filmin duygusal omurgasını oluşturuyor. Max Richter’in müziği ve görüntü yönetmeni Lukasz Zal’ın çalışması bu atmosferi derinleştiriyor. Jessie Buckley, Paul Mescal, Emily Watson ve Jacobi Jupe’nin performanslarıyla Hamnet, yasın evrensel dilini sinemaya taşıyor.

Öte yandan animasyon dünyasından gelen Küçük Amélie, bambaşka bir coğrafyada ama yine hafıza ve kimlik ekseninde ilerleyen bir anlatı sunuyor. Gobelins Animasyon Okulu mezunları Mailys Vallade ve Liane-Cho Han’ın birlikte yönettiği film, Belçikalı yazar Amélie Nothomb’un biyografik romanı Amélie ve Tüplerin Metafiziğinden uyarlandı.

Film, Japonya’da doğan küçük Amélie’nin gözünden bizi savaş sonrası Japonya’ya, 1960’ların sonuna götürüyor. Diplomat bir baba ve piyanist bir annenin çocuğu olan Amélie, dünyayla bağını uzun süre reddeder, kendini Tanrı ilan eder ve ancak Belçika’dan gelen beyaz çikolatanın tadıyla hayata “uyanır”. İki yaşında yaşanan bir deprem, onun bu durağan hâlini kırar ve dış dünyayla gerçek bir ilişki kurmasını sağlar.

Amélie’nin en güçlü bağı, ailesinden çok Japon hizmetçi Nishio’yla kurduğu dostluktur. Nishio aracılığıyla Japonya’nın batıl inançlarla, küçük ritüellerle ve bastırılmış travmalarla dolu dünyasını tanır. Nagazaki ve Hiroşima’nın hayaletleri, Batılılara mesafeli ev sahibi Bayan Tashmai’nin sert tavrında somutlaşır. Film için yapılan detaylı araştırmalar, dönemin Japonya’sını şiirsel görüntüler, renk paleti ve sessiz anlarla canlandırır.

Hamnet yasın sessiz çığlığını anlatırken, Küçük Amélie anıların ve çocukluğun kırılgan gücünü hatırlatıyor. İki film de farklı biçimlerde, var olmanın, kaybetmenin ve hatırlamanın ne anlama geldiğini soruyor. Oscar yolunda ilerleyen bu iki yapım, izleyicisine hem duygusal hem de düşünsel olarak güçlü bir sinema deneyimi vadediyor.